Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

29 Eylül 2013 Pazar

Patmos

Dün bizi Kalymnos’a bırakan katamaranla yolumuza devam ediyoruz. Yolculuk bir buçuk saate yakın sürecek.

Dile getirilemeyen bir tedirginlik var üstümüzde. Acaba Patmos nasıl bir yer…  Önceden bu adaya gidenlerin tavsiyesine uyarak iki gece konaklayacağız. Ya Kalymnos gibi çıkarsa ne yaparız?

Gemi limana yanaştığında aynı bavul sistemi devreye girmişti. Bir taksi bulmak üzere yürürken kalacağımız otelin pankartını taşıyan bir bayanla karşılaştık. Aman da ne güzel; burada da karşılamaya gelmişler. Arabaya tabii ki bindik ama durum tahmin ettiğimiz gibi değilmiş. Müşteri avına çıkmış kalacağımız otelin sahibeleri.  Hotel Hellinis iki tane inanılmaz dişlek kız kardeş ve onların eşleri tarafından işletilen  bir başka aile oteli. Konumu çok güzel. Limana beş dakikalık yürüme mesafesinde ve sahilde bulunan Skala bölgesinde.



İyi yere tezgah açmış kızlar. Otelden hemen sonra kızlardan birinin kocasına ait bir araba kiralama şirketi, ve onun yanında da öğlen yemeklerini yiyebileceğiniz bir taverna. Buradaki taverna tabirinin bizdeki anlamda olmadığını anlamak da zamanımı aldı. Bizde, çalgılı, danslı yerler olarak bilinir. Öğlenleri kapalıdır. Yunanistan’da ise öğlenleri de servis veren,  neredeyse “esnaf lokantası” ayarında yerler olabiliyor.

Otel Hollandalı turistlerle dolu. Kızların işleri iyi olmalı ki, bizi yeni inşa edildiği her halinden belli olan apart otel kısmına götürdüler. Liman manzaralı büyük bir balkon, tost/kahve makinesi, meyve sıkacağı,  elektrikli ocağı ve buzdolabı olan büyük bir oda.  Çocuklu ailelerin rahatlıkla kalabileceği, ufak tefek ihtiyaçlarını orada halledebilecekleri kadar da donanımlı.

Bavulları bırakıp hemen yanı başımızdaki “tavernaya”, Netia’ya  gittik. Ve benim inatla “şakşuka” veya “matruşka” dediğim musakka öğlenlerim başladı. Ama çok seviyorum. Ama çok güzel yapıyorlar. Ama ben sürekli olarak yiyebilirim!! Meğerse içine beyaz şarap da ekliyorlarmış. Tarifini anlatan bir kartpostal aldım da oradan öğrendim. Oh mis.

Patmos’u ünlendiren en önemli unsurlar Evangelist rahip John’un İncil’in en önemli kitaplarından biri olan “Book of Revelation”u  (Apocalypse) bu adada yazmış olması; kitabı yazdığı mağara ve adına inşa edilmiş manastır, rüzgar değirmenleri ve de Unesco tarafından Dünya Mirası’na alınmış Chora bölgesinin yine burada olması.Bu rahip daha sonraları Efes'e gitmiş ve orada ölmüş. Mezarı da Efes'teymiş.




 Kitabın yazıldığı mağaradan görüntüler.


Çok güzel türkçe konuşan, nur yüzlü Father Alexandros


Manastırın dış görünümü



Değirmenler.





Chora bölgesinden ufak anılar.


Evet, burası tartışmasız Kalymnos’tan çok daha sevimli bir ada.

Güneş etkisini azalttıktan sonra yürüyerek liman bölgesine gittik. 

Artık açılmış olan dükkanları dolaştık; ufak tefek alışveriş yaptık;  gözümüze ilk başta büyük gelen, ama aslında avuç içi kadar olan meydanında fotoğraflar çektik; bir meydan barında oturup içkilerimizi yudumladık. Bol miktarda Türk ile karşılaştık. Aman nasılsa yabancı ülkede bizim dili kimse bilmez diye düşünülmemesi gereken bir yer Yunan adaları!! Zaten çoğu çok güzel konuşup anlıyor dilimizi. Yani dikkatli olmakta faide var. Sadece arkadaşım, tekneleriyle adaya gelmiş olan altı arkadaşına rastladı o meydanda, o gece.  Bizimle ettik sekiz; en az beş altı kişiyi de konuşmalardan çıkarttık. Esnafın dediğine göre, gelen teknelerin en iyileri bizimkilere aitmiş. İster istemez gururlanıyor insan!!










Liman bölgesinden anılar.

Arkadaşımın tanışları bir lokanta tavsiye etti. Tam sahilde kumların üstünde olduğundan çok esiyormuş; bu yüzden ertesi gece oraya gitmeye karar verip dar sokaklarda bulduğumuz bir lokantada yemeğimizi yedik. Sıradan bir yemekti. Ama Türkçe Menü vardı!! Şaka gibi.

Taksiyle otele dönerken şöförümüze ertesi gün bizi yukarıya manastırın olduğu bölgeye en az iki saat orada vakit geçirmek üzere kaç paraya çıkaracağını ve geri getireceğini sorduk. Biraz pazarlık ettikten sonra, sabah saat on bir de otelde buluşmak üzere ayrıldık. Michael(is) o geceki ücreti almadı.. Yarın bahşiş verirsiniz dedi. Tamam, nasıl deniliyordu Yunanca… Unuttum.

Otelde kahvaltı yine ortalamanın altındaydı.

Adamımız tam vaktinde geldi ve yukarıda fotoğrafları paylaştığım bölgeye çıktık.
Önce yolumuzun üstündeki mağarayı gezdik. Manastırın kapısına vardığımızda, Michaelis siz burada en az iki saate yakın kalırsınız; ben aşağı inip müşteri bekleyeyim; işinizi bittiğinde arayın, hemen gelirim diyerek çekti gitti. Nasıl yani bile diyemedik. Gitti.

Bir baktık ki, manastırın yolu dik ve merdiven. İçeride de bol bol ikona varmış. İkimize de hiç cazip gelmedi!! Bunun üzerine bol bol yürüyüp fotoğraf çektik; cafelerde oturup türk/yunan kahvesi içtik. Güneş canımızı acıtmaya başlayınca da bizim adamı arayıp çağırdık. Gerçekten de iki dakika sonra geldi. Manastırı gezmediğimizi duyunca çok şaşırdı, sanki biraz da bozuldu… Değirmenleri de gösterdikten sonra bizi yeniden otelimize bıraktı. Parasını ödeyip teşekkür edip kendimizi yemek yemek üzere yan komşuya attık.  Gençten bir garson, o gün “pistaccio” yaptıklarını söyledi.  O ne ola ki? Ama arzu edersek “şakşuka da” servis edebilirmiş. Yok… bugün ötekini deneyelim.

Yemeğimizi beklerken kapıdan iki hanım girdi. Öndeki bayan, arkadaşıma bakıp, aaaaa, şezlong komşum, dedi… Bodrum Aktur plajında gerçekten de yan yana  güneşlenirlermiş!! Diğerini de ben çok iyi tanıyorum da, nereden acaba…. Sonunda çıkardım. Aslında tanıdığım bayan değil, giydiği elbiseydi!! Can dostumun bana Bodrum’dan alıp hediye ettiği elbise o bayanın üstündeydi. Aynısıyla tıpkısıyla. Benim kopma anlarımdan biriydi.
O bayanlar da bizim yaptığımız programın aynısını bir gün farkla yapıyorlarmış. Onlar da Kalymnos’tan gelmişler. Onlar da iki gece Patmos’da kalacaklarmış. Sonrasında da aynı bizim gibi Leros’a ve Kos’a devam edip Bodrum’a döneceklermiş. Ve aynı otelde kalıyormuşuz. Tek farkımız, onların rezervasyon yaptırmadan gelip, limanda bizim dişlek kız kardeşlere yakalanması.  Bilgi alışverişinde bulunuldu, afiyet olsun denildi ve herkes kendine döndü.

Pistaccio geldi… Uy…  uy…. Uy….



Akşam üstü bir gün öncesine göre daha erken bir saatte liman bölgesine indik. Gün gözüyle etrafı görelim istedik. Siesta vaktine denk gelmişiz. Ne kadar farklıydı ama. Köhne, tenha, boz renkli bir şehirle karşılaştık. Çok ilginçti. Yine aynı meydan barında oturduk; bir gece önce yan masada oturan çiftin yine aynı masada oturduğunu gördük ve hatta selamlaştık…. Yine iki kadeh içkimizi içtik ve akşam yemeği için Çipurakis’e gitmek üzere yürümeye başladık.

Arkadaşlar, bu ÇİPURAKİS’i gerçekten bir yerlere not edin. Yol tarifi: Meydandan – tek meydan var, deniz tarafına doğru yürüyüp, denizi gördüğünüzde sağa dönüyorsunuz. Biraz yürüyorsunuz; sol tarafta, deniz kenarında, kumluk olan bir yerde şemsiyeler ve masalar görüyorsunuz. İşte orası. Yolun karşı tarafında da kapalı bölümü var. Hava rüzgarlı olduğundan biz de iç kısımda oturduk. Elinde sigarasıyla sipariş alan bir dükkan sahibi. Beter Türk durumları sanki…  Bir yumurta topuk ve arkasına basılmış ayakkabı  eksikti dersem, hiç abartı olmaz. Öyle bir yerden böyle yemekler çıkacağı kimin aklına gelir, bilemiyorum.

Başka bir şey demeden fotoğrafları paylaşıyorum. Karar sizlerin olsun.


Tel kadayıfına sarılmış ve yağda hafifçe kızartılmış peynir.


Altında ılık fava, üstünde ahtapot... ve de tatlı-ekşi sos. 

Bunları görüp yedikten sonra balık çorbası, elimden büyük kalamar dolması fotoğraflamak fazla ilginç gelmedi açıkçası!

Çatlamış, patlamış bir şekilde, ama, yahu biz neler yedik, bu ne lezzetti diyerekten; üstüne üstlük yine komik bir para ödeyerekten otelimize döndük.

Adadaki son günümüzün son iki saatini yapacak bir şey bulamadığımızdan otelin bahçesinde oturarak geçirdik. Limansa liman, gezdik, tozunu attırdık. Yukarı bölgeyse, o da tamam. Yani ada bitti. Ha, şunu belirtmem gerekiyor: Denize girmeyi, plajda vakit geçirmeyi hiç düşünmedik. Mayolarımız yanımızdaydı, ama bir kere bile girmedik. Bunun da önemli bir sebebi var: Sezon dolayısıyla olmalı, gördüğümüz plajlarda ne bir şemsiye, ne bir şezlong, ne de bir büfe vardı. Allahın o sıcağında güneşin altında kavrulmak istemedik. Buna bir de benim Datça, arkadaşımın da Bodrum’dan geldiğini eklerseniz, sebep sonuca götürür herhalde.

Benim için o bahçede geçirilen sakin, koşturmasız iki saat de hoştu. Ama yol arkadaşım çok sıkıldı açıkçası. Ne yapalım…





Duble Türk/Yunan kahvesi içmek de bir deneyimdi. Ama bana fazla geldiğinden, ısmarlarken, regular demeyi öğrendim. 

Ayrılık saatimiz geldiğinde dişlek kız kardeşler tarafından limana götürüldük.

Aynı katamaran gözüktü işte. Ama bugün yarım saat rötar yaptı. Aslında hep rötarlıymış. Neden diye sorduk, yanıt; because they are crazy, oldu. Peki. Siz öyle diyorsanız, haklısınızdır.

Patmos, seni sevdim. Bir daha ziyaret etmek isterim. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder